🇹🇷 Türkiye’nin gündeminde yaşanan politik gelişmeler, bireyin geleceğe olan inancını zedeleyecek kadar sarsıcı olabiliyor. Bir yandan karar verici mekanizmaların işleyişine dair yaşanan hayal kırıklıkları, diğer yandan değişime karşı gösterilen inatçı direnç, sadece toplum nezdinde değil, kurumlarda değişime direnç gösteren bireylerin, aynı zamanda bu toplumun da bir parçası olduğu fikriyle daha da derinleşiyor. İşte tam da böyle zamanlarda, bireyin kendi iç sesine kulak vermesi ve sorgulamaya başlaması kaçınılmaz hale geliyor. Bu yazı, bu sorgulamanın tam ortasında doğdu.
💧 Bilgi benim için çocukken, ufak bir kap içinde duran su gibiydi. Ne kadar fazla olursa olsun, içip bitirmek için çok, ama kontrol edebileceğim kadar düzenli, sınırlı bir miktardaydı.
🏞️ Zaman geçtikçe bu su bir göle dönüştü. Derinleşti, genişledi ama yine de sınırları vardı. En azından hangi yöne yüzmem gerektiğini, hangi noktaya ulaşabileceğimi biliyor gibiydim.
🌊 Ama şimdi… Bilgi bir okyanus gibi görünüyor. Sonsuz. Dalsam dibine erişemem çünkü nefesimi tutamam, yüzsem gücüm yetmez.
🥄 Ve yine de bu devasa bilinmezliğin ortasında, her defasında bir kaşık dahi olsa yanına almak istiyorum. Belki bir gün, o kaşığı bir başkasına da uzatabilirim diye…
❓ Sorgulamalar
📌 Benim oyum, bir başkasının oyuyla aynı değerde mi olmalı?
Dünyaya gelmeyi biz seçmiyoruz. Ebeveynlerimizi de seçemiyoruz. Dahası gözlerimizi açtığımız ülkeyi de öyle. Belki başlangıçta inancımızı ve kültürümüzü de… Fakat iyi bir birey olmayı seçmek, yaşam çemberimizde bulunan canlılara fayda sağlamak bizim tercihimiz. Bu çemberi ne kadar geniş tutacağımız da bize kalmış. Bugün Türkiye gündeminde ve kişisel hayatımda gözlemlediğim gelişmelere dayanarak bazı iç sorgulamalara düştüm. Sonra uzun zaman gündem olan Aysun Kayacı’nın “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi?” sorusu geldi aklıma.
Bu soruyu ben de sordum kendime. Sonra çevremde bu soruyu sorup içine dönenleri gözlemledim. Acaba bu sorular narsistik bir bakış mı, elitist bir yaklaşım mı yoksa Aristocu bir eğilim mi? derken yine derinlemesine bir iç savaş yaşadım.
Şu kanaate vardım ki, yukarıda da bahsettiğim üzere seçemediğimiz, gücümüzün yetmediği yerlerden hareketle adalet ve eşitlik söylemleri bizi bazen yanıltabiliyor. Sınırlı kaynaklara sahip bir ailenin evladı ile bulunduğu ülkenin olanakları kıt olan bir birey elbette eğitim, sağlık ve güvenlik gibi konularda; dünyaya bolluk içinde gözlerini açan bir bireyle eşit koşullarda olmayacaktır. Bu bireyler arasında elbette eğitim, dünyaya bakış, değer yargıları, öncelikler ve birçok alanda farklar olacaktır.
Ancak bu farklar birinin diğerinden daha fazla hakka sahip olacağı ya da daha değerli olacağı anlamına gelmemeli. Belki sahip oldukları bu yetkinlikler açısından, bulundukları toplumun ve ülkenin refahı için daha fazla katkı sunmalı, sistem kurulumu ve farkındalık yayılımı açısından daha fazla sorumluluk almalıdırlar.
📌 Her bireye eşit hak tanımak, farklı kapasiteleri göz ardı etmek değil mi?
Elbette eşit haklar tanımak, tüm insanların gerçekten özel olduğunu bilerek, sahip oldukları yetenekleri ve sınırlılıkları görmezden gelmek anlamına gelemez. Toplumları güçlü kılan da onca farklı özellik, kimlik, kültür, inanç ve yeteneğin doğru biçimde harmanlanabilmesidir. Farklılıkları bastırmak değil, onları anlayarak dengelemek adaletin temelidir.
Tamam, İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya neden böylesine faşist ve yıkıcı bir lideri iktidara taşıdı? Bu, eşit oy hakkının yanlışlığına mı işaret eder? Hayır. Asıl sorulması gereken, o dönemde toplumun farklı katmanlarında bilgi, bilinç ve sorumluluk nasıl dağılıyordu? Her toplumun içinde farklı nitelikleriyle öne çıkan bireyler, gerçekten sorumluluk alıyor muydu? O yaşam çemberi içinde sahip oldukları güzellikleri, bilgiyi, bilinci yaymak konusunda çaba gösteriyorlar mıydı?
Eğer bunu yeterince yapabilmiş olsalardı, belki de bu tür yıkımların önüne geçilebilirdi. Bugün de benzer sorumluluklar hepimizin omzunda duruyor. Eşit haklar, sadece bir hak değil; bir sorumluluk çağrısıdır aynı zamanda.
📌 Toplumun geri bırakılmışlığı, birey olarak ilerlemeye çalışanlara zarar verirken bu adaletli mi?
Pek tabii, bireysel farkındalıkla birlikte içinde bulunduğumuz toplumun olumsuz yönlerinin etkisiyle ya da sınırlarıyla baş başa kaldığımız zamanlar oldu, oluyor ve olacaktır. Bazen yalnızca o çemberin içine baktığımızda bile, kendi belirlediğimiz o alan dar gelir; içindekiler bile bizi anlayamaz, sınırlayabilir. Bırakın toplumu, o çemberin içindeki en yakınlarımız bile bizleri olduğumuz yerde tutmaya çalışabilir.
Peki biz bunca çabayı gösterirken, bulunduğumuz toplum ya da topluluk aynı çabayı göstermiyorsa, bu bir adaletsizlik değil midir? Belki öyledir. Ancak bir de şuradan bakalım: Sahip olduğumuz bilgi, kaynaklar ya da belki de genetik mirasla gelen yeteneklerimiz—bizi biz yapan o özgün yönlerimiz—o toplumun da bir parçası değil mi? Belki de bu yüzden, daha fazla sorumluluk almak bizim görevimizdir. Ne dersiniz?
📌 Peki bireyin, toplumsal geri kalmışlıkla karşı karşıya geldiğinde hissettiği yalnızlık, sadece duygusal mı yoksa entelektüel bir tecrit mi?
Söylemesi kolay belki ama o çemberin daraldığını görmek, bazen içindekilerin dahi keyifle yaşamına devam ettiğini gözlemlemek insanı derinden rahatsız edebilir. Bu durum, bireyi içinde bulunduğu çemberin sınırlarında daha da yalnızlaştırabilir. Yalnızca izlemekle yetinilen, uzakta durulan, bazen de dışlanılan bir hale dönüşebilir. Kimi zaman bu yalnızlık bir duygusal kopuşla başlar; ancak zamanla bir çaresizlik hissine, ardından da bilinçli bir entelektüel yalnızlık tercihine dönüşebilir.
Bu durum aslında oldukça insani bir tepkidir. Çünkü bilgi, sorumluluk duygusuyla birleştiğinde insanın taşıdığı yük artar. Herkesin sustuğu bir anda konuşmak, herkesin gördüğünü görmemiş gibi davrandığı bir ortamda farkı dile getirmek kolay değildir. Böyle zamanlarda yalnızlık, bir geri çekilme değil; bazen daha yüksek bir bilinç seviyesinin kaçınılmaz sonucudur.
📌 Bilgiyle donanmak, neden yalnızlığa doğru sürüklüyor?
Bu bilinç seviyesi kişiyi bir sonraki merhaleye taşır: Sorgulama ve cevap arayışı. Eğer şanslıysanız, cevapları o kadar hızlı bulamazsınız. Çünkü bu sorgulamalar çok daha fazla yeni soru doğurur. Ve her cevabın, içinde bulunduğunuz topluma, ait olduğunuz gruba veya en yakın çevrenize göre farklı yankıları olacaktır. Aslında tamamen yanlış bir cevap olmayabilir, ama “en doğruya” ulaşma arzusu sizi durmadan öğrenmeye iter.
Bu süreci yaşamak, hayal edilemeyecek büyüklükte bir hazine odasına girmek gibidir. İçinde sayısız mücevher bulunan bu odada, yalnızca taşıyabileceğiniz kadarını almak zorundasınız. İşte bu yalnızlık hali, zihinsel ve ruhsal yükü dengeleyerek o hazinenin içinden en değerli olanları seçmeye benzer. O odaya giren herkes gibi çok düşünmek ve yalnız kalmak gerekir.
📌 Bir birey, toplumun geneli değişmeden ne kadar etkili olabilir?
Hazır olduğunuzu düşünüp, onca emekten sonra o odadan aldıklarınızla çıkınca eminim karşınızda taşıdığınız mücevherlerin kıymetini anlamayacak fazlaca kişiyle karşılaşacaksınız. Size bulunduğunuz o çember yetmeyecek. Belki de çemberinizde de sizin gibi hazineye sahip başkaları da vardır. Onlar belki de sahip oldukları ile yetineceklerdir. Ama siz yol gösterip, o çemberin azıcık dışında bulunan ve sizin sahip olduklarınıza sahip olmayan binlercesini görünce huzur bulabilecek misiniz sizce? Hayır. İşte tam da toplumlarda böyle. Bazen bunun adı gelir eşitsizliği, bazen eğitim hizmetlerine erişim sorunları, bazen güvenlik olur. Sorun her ne olursa olsun, çözümün elinde olduğu inancına sahip olan sizler var oldukça, o toplumun küçük bir kısmına etki edecek gücü kendi içimizde buldukça, değişmeyen toplum kalmayacaktır.

📌 Öğrenmenin ucu bucağı olmayan hali, çabayı anlamsızlaştırır mı yoksa anlam mı kazandırır?
Her ne kadar beynimiz, bedenimiz ve bunların dışında sosyal çevremiz dahi bizlere sınırlar koysa da paylaşmanın derinliği, verilen emekler ile onların az ya da çok gelişime olan etkilerini gözlemlemek, uzunca verilen emekle hazırlanan bir pastanın piştikten sonra tadına bakabilmek gibidir sanki.
Hayal etsenize bir saniyeliğine: hamurun hazırlanması, kremanın hazırlanması, o sırada fırında kekin pişmesi, istediğimiz türden süsler ve meyvelerle o kremanın kekin üstüne dikkatlice yerleştirilmesi… Sonrasında bir süre de beklemeliyiz, dolapta soğumasını. Çıkmasını beklerken ve çıkınca da bir dilim alıp akşam gün batımı eşliğinde, ılık bir yaz akşamının esintisiyle, verandanızda yaprak hışırtıları arasında o pastanın tadına baktığınızı düşünün.
Hele ki en sevdikleriniz yanınızdaysa, paylaşmanın verdiği hazla bu an ölümsüzleşir. Hayalinizde yalnız olsanız bile ne çıkar? O anı sizin için unutulmaz kılacak bir tat, bir dinginlik ve yaşadığınızı hissettiren bir anlam vardır orada. Yorgunluğunuzu unutturan, size “evet, buna değdi” dedirten bir anı daha…
İşte öğrenmenin ucu bucağı olmayan halinde, çabalarımız yaşamımıza tam da böyle bir anlam katacaktır inancındayım.
🤝 Belki de asıl mesele, bu soruları yalnız olmadığımızı bilerek sormaya devam etmek. Çünkü kimi zaman bir soruyu sesli söylemek bile, bir değişimin ilk adımı olabilir.
