Atomdan Bilince: Determinizmin ve Özgür İradenin İzinde

Halk dilinde deyimleşmiş bir söz var: “Atomu parçalamak.” Bu o kadar zordur ki, sıradan bizim gibi insanların anlaması gerçekten güç olabilir. Daha iyi anlayabilmek için evrenin işleyişine göz atmamız gerekir. Atomu parçalamakta bize zorluk çıkaran en büyük unsur, evrenin var oluşunda ve işleyişinde etkin olan dört temel kuvvetten biri olan güçlü nükleer kuvvettir.

Güçlü nükleer kuvveti sade olarak şu şekilde tanımlamak mümkün: “Atomun çekirdeğinin bütünlüğünü koruyan kuvvettir.” Bunu, protonlarla nötronları bir arada tutmak üzere bir çekim kuvveti gibi düşünebilirsiniz. İçinizden birinin, “Hidrojen çekirdeğinde yalnızca bir tane proton var ama” dediğini duyar gibiyim. Bilim, zamanla ispat etti ki protonlar aslında “kuark” adını verilen başka parçacıkların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Güçlü nükleer kuvvet, aynı zamanda protonları oluşturan bu parçacıkları bir arada tutan güçtür. Bu sebeple, atomun bütünlüğünü koruyan gizli güçtür bizim için.

Bu o kadar güçlü bir kuvvettir ki, hayal etmek bile zor olabiliyor. Bir kum tanesi büyüklüğündeki uranyum-235 atomunun tam verimle parçalanması halinde açığa çıkacak enerji, Samsun ya da Aydın gibi bir şehrin tüm gün ihtiyaç duyacağı elektrik enerjisine eşittir. Belki şimdi daha iyi anlaşılmıştır.

Bu enerji öylesine büyük ki, bu parçacıkları bir arada tutmak ve atomun bütünlüğünü korumak için başka bir etkisi de devreye giriyor. Başka bir deyişle, bu kuvvetin etki alanı içinde eğer protonu oluşturan kuarkları birbirinden ilgili etki mesafesi dışına çıkabilecek ölçüde ayırmaya kalkarsanız; o noktada yoktan bir çift kuark meydana getirip dengeyi yeniden sağlayabilmektedir. Bunu Tanrı ile ilişkilendirebileceğiniz gibi, bilimsel ifadeyle Einstein’ın ünlü formülü olan E=mc² ile anlatabiliriz. Kütlesi olan tüm varlıkların karşılığı enerji ile ifade edilebilir. Sahip olduğu enerjinin bir kısmı ile bütünlüğü korumak üzere ilave kuarkları oluşturmaktadır.

Fiziğin ifade etmeye çalıştığı, araştırdığı konular özelinde muhakkak ki insan aklı için tuhaf gerçeklikleri tespit etse de, bilim insanları bunu yine bilimin araçlarından biri olan matematik ile ifade etmektedir. Matematik mutlaktır ve insan zihninin algılamasının ötesinde şeyler ifade edebilir. Tıpkı Einstein’ın genel görelilik teorisinde yaşandığı gibi. Einstein, evreni bildiğimiz 3 boyut haricinde ayrıca uzay-zaman dediği 4. boyutunda var olduğunu teorisinde ifade etmişti. Kütlesi olan her cismin uzay-zaman boyutunu büktüğünü ve bu bükülmelerin hareket eden cisimlerin ya da ışığın bu boyutun etkisi ile hareketin yönünü değiştirebildiği hesaplanmıştı. Yalnızca 29 Mayıs 1919 yılında, Eddington’ın güneş tutulması esnasında güneşin yanından geçen farklı yıldızlardan gelen ışığın kırılmasını gözlemlemesi ile ispatlanmıştı.

Einstein aynı zamanda determinizm (Determinizm, evrende olup biten her şeyin — düşüncelerimiz, davranışlarımız, doğa olayları — daha önceki sebeplerin zorunlu bir sonucu olduğunu savunan görüştür) fikrine sıkı sıkıya bağlıydı. Ona göre şu anda anlamlandıramadığımız veya hesaplayıp ispatlayamadığımız her şey bilgi eksikliğine dayanmaktaydı. Tıpkı eksik kalan Newton kanunlarının bazı gök cisimlerinin hareketlerini açıklayamaması gibi.

Einstein’ın bu konuda yanıldığını göstermek için ileri sürülen bir sözü var: “Tanrı zar atmaz.” Bunun aslı, Max Born’a yazdığı mektupta geçen ifadelerinin kısaltılmış halidir aslında. Şöyle der:

Quantum mechanics is very impressive. But an inner voice tells me that it is not yet the real thing. The theory says a lot, but does not really bring us any closer to the secret of the ‘Old One.’ I, at any rate, am convinced that He does not throw dice.

Kuantum mekaniği gerçekten etkileyici. Ama içimdeki bir ses bunun hâlâ gerçek şey olmadığını söylüyor. Teori çok şey söylüyor ama bizi ‘Yaşlı Olan’ın sırrına gerçekten yaklaştırmıyor. Ben, en azından, O’nun zar atmadığına inanıyorum.

Burada konuşulan konu kuantum mekaniğinde Heisenberg’in 1927’de yayımladığı bir parçacığın aynı anda hem konumunu hem de momentumunun bilinemeyeceğini gösterdiği makalesine kadar gidiyor. Sonrasında Niels Bohr, bir parçacığın ölçüm yapılmadan önce her durumda olabileceğini ifade etmiştir. Bir çeşit süperpozisyon. Olması muhtemel tüm yerlerde aynı anda var olur ve önceden hesaplanamaz. Fakat Max Born ise Schrödinger’ın fonksiyonlarını çözüp işi daha ileri götürmüştü. Bir elektronun (elektron da bir atom altı parçacık, bir başka deyişle kuantum parçacığıdır) konumu bir olasılık dağılımında bulunur. Yeri kesin olarak bilinemez diyordu. İşte bu mektubun muhatabı ile arasındaki konuşma buna atıfta bulunuyordu.

Sonrasında Bell Teoremi ile bu olasılık dağılımı deneysel olarak ispatlanmış olsa da ben de hâlâ Einstein gibi düşünüyorum. Evren deterministik olmalı. Elektronlar ya da diğer kuantum parçacıkları neden ihtiyaç anında olması gerektiği yerde oluyor? Bilim henüz bu sorunun cevabını veremiyor. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar bunun olasılık dağılımında olduğunu söylüyor. Peki, henüz keşfetmediğimiz bir değişken, belki 5. bir kuvvet olamaz mı? Benzer şekilde, evrenin %68’ini oluşturan Karanlık Enerji nedir? Bu atom altı parçacıklara da henüz bilmediğimiz ama onları öngörülebilir kılan bir etkisi var mı?

Bilim, olmuş olanı ve olacak olanı hesaplamaya çalışırken sürekli yeni şeyler öğreniyor. Yaklaşık 300 yıl kadar Newton’un hareket yasalarını kullanarak yaptığımız hesaplar mutlak olana çok yakın sonuçlar verdi ve mevcut medeniyetimizi inşa ettik. Fakat daha derinlere indikçe sürekli olarak yeni ve akılalmaz şeylerle karşılaşıyoruz. Bu da bizim ne kadar az şey bildiğimizi gösteriyor.

Konuyu çok da kuantum dünyasına sürüklemeden şunu ifade etmek isterim: Bildiğimiz evren deterministik olduğuna inandığım gibi, aynı zamanda bilinen tüm canlı sistemlerin belli kurallara göre çalıştığını biliyoruz. Örneğin insan bedenini ele alalım. Tüm organlar birbirleri ile bağlantılı ve tüm vücuda yayılmış bir ağ yapısı ile birbirleri ile haberleşiyorlar. Büyük ölçüde beyin, diğer organların koşullara göre nasıl çalışması gerektiğini söylüyor. Dış dünyadan ölçümler yapıyor, değerlendiriyor ve bizim bilgimiz dışında hangi hormonun, hangi enzimin salgılanması gerektiğini kendi insiyatifine göre belirliyor.

Burada beden, dış dünyadan aldığı bilgilere göre bir karar veriyor. Kendisi için en iyi olanı seçmeye çalışıyor. Bir köpeğin saldırısı altında olduğumuzda ya da yüksek bir yerden düşme olasılığımız doğduğunda adrenalin salgılanması gibi. Adrenalin, vereceğimiz kararda en potansiyel olan kaçma, mücadele etme, daha iyi düşünme gibi seçimlerde bedeni karar öncesinde hazırlamaktadır. Böylelikle beden, verilecek kararda ihtiyaç duyulacak güce öncesinde erişmiş olacak. Beynimiz bu koşulda dışarıdan aldığı veriler ve önceki tecrübelerden yola çıkarak potansiyel seçimleri sınırlar. Tam bu noktada kararı benliğimiz verir. Aslında insan bilinci dediğimiz, hür irade dediğimiz, bizi diğer canlılardan farklı kılan öz farkındalık, bilinç devreye girer. Diğer canlılardan üstün olduğumuza inandığımız nokta burada başlıyor. Acaba sahip olunan bunca tecrübe ve toplanan veri kararlarımızı sınırlıyor ve kontrolümüz dışına çıkarıyor olabilir mi?

Bilinç için literatür tarandığında hem felsefik hem biyolojik çok farklı yaklaşım ve tanımlar var. En yaygın tanım başlıkları şöyle sıralanabilir:

  • Öz-farkındalık (Self-awareness)
  • Çevresel farkındalık (Environmental awareness)
  • İletişim ve adaptasyon (Communication & adaptation)
  • Bilinçli düşünce / niyetlilik (Intentional thought)
  • Karmaşık bilgi işleme (Complex information processing)

Tanım olarak yaygın kabul edilen şekliyle “bir varlığın kendisinin ve çevresinin farkında olma hali” kullanılır. Farkındalık kısmında ve bu başlıklarda beni rahatsız eden nokta, canlılar arasından en üst bilince sahip olduğuna inanılan insanın en tepeye konulup sonrasında diğer varlıkları yukarıda yine insanın sahip olduğu bu özelliklere göre kategorize etmeye çalışmasıdır. İnsan, doğası gereği üstün olduğu inancı ve gerçekte de bu başlıklar özelinde rekabet edeceği farklı canlı türleri ile karşılaşmamış olması hasebiyle böyle düşünüyor. Bu düşünce, diğer canlıları daha az bilinçli ya da bilinçsiz yapamaz. Bilgiyi işleme kapasitemiz ve fiziksel yeteneklerimiz sayesinde elbette ki bir karıncadan daha üstün yapacaktır. Burada bilinç için en önemli kısım karar verme yetisi ile bilgi işleme yeteneğidir.

Gelelim benim hipotezime. Bilinç tanımını kökten değiştirmek gerektiğine inanıyorum. Bana kalırsa bilinç, bir varlığın bilgiyi işleme kapasitesi ile öğrendikleri ile karar verme yeteneğidir. Bu tanım birçok varlığı bizim önceden kabul edilen bilinç tanımından farklı olarak daha kapsayıcı yapıyor. Son bilimsel çalışmalardan, bir solucan türü üzerinde yapılan araştırmada solucanın sahip olduğu 243 beyin nöronu, solucana benzer ufak bir robota entegre ediliyor. Laboratuvar ortamında üretilen bu beyin hücreleri ile entegre edilen robot solucan, yanındaki canlı solucanı izleyerek yemek yiyebilmek için toprakta nasıl hareket etmesi gerektiğini öğreniyor ve kendiliğinden canlı solucan gibi davranmaya başlıyor. Bitkiler üzerinde yapılan bir başka araştırmada ise, bitkiden alınan sinyaller ile tekerlekli bir sehpa arasında iletişim ağı kuruluyor. Bir süre sonra daha fazla güneşlenmek isteyen bitki, tekerlekli bu sehpayı kontrol etmeye başlıyor ve odanın en çok güneş gören yerine doğru kendiliğinden hareket edip konumlanıyor.

Sonrasında şunu düşünmeden de edemiyorum: Doğada karşımıza çıkan herhangi bir taş acaba durmayı mı seçiyor? Sahip olduğu onca atom ile bizim henüz keşfetmediğimiz, tanım olarak biyolojik canlı olma özelliğine sahip olmayan bu varlık; içeride yazılı olan kurallar gereği durmayı mı seçiyor acaba? Daha neler, değil mi? Durun durun, fizik kuralları haricinde demek istedim. Sahip olduğu onca atom altı parçacığın başka işlevleri de olabilir mi? Her neyse…

Geçen günlerde Prof. Dr. Türker Kılıç’ın insan beyni ve bilinç için tanımlarına rastladım. Türker Hoca, “Beyin bilgiyi işlemek için değil, enerjiyi optimize etmek için evrimleşmiştir. Bilinç, bu sistemin yan ürünü değil, kendisi olabilir.” diyor. Bu görüşün aksine, genel itibari ile insanlığın inandığı tinsel olarak fiziki bedenimiz içinde var olunduğuna inanılan ruh; farklı boyutta tespit edilemeyen bu varlığın bizi biz yapan nitelikleri ortaya çıkaran ve hatta düşünmeyi, ahlak gibi tanımlara anlam kazandıran, dahası düşünmeyi, var olmaya anlam kazandırdığımız ve hatta bilinçli olmamızı dahi dayandırdığımız tespit edilemeyen varlık statüsünde bizim puzzle’ımızda eksik kalan parçalarımızı tamamlıyor.

Oysa ki Türker Hoca’nın tanımı ile birlikte yukarıda farklı yaklaşımlarla birleştirdiğimizde gerçek soru, var olan ve tüm sıradan kararları veren tüm sistemlerin bize özgü olarak var olduğuna inandığımız bilince sahip olup olmadığıdır.

Ne dersiniz, acaba biz yeterince komplike beyinlere sahip canlılar olarak öz farkındalığımızın bilincinde ama diğer varlıkların sahip olup olmadıkları sınırlı bilinç tanımı ile yanlış değerlendiriyor olabilir miyiz? Belki de çok komplike bir yazılım içerisinde, sınırları çizilmiş bir yapının içinde sadece birer figüranız. Karar sizin, ben hâlâ düşünmeye devam ediyorum…

Benzer Yazılar

Post navigation

Leave a Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir